Sayfalar

BÜYÜK ZATLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÜYÜK ZATLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2014 Cuma

Beyhakî ( 994-1066. )

Beyhakî ( 994-1066. )
    Risale-i Nur enstitüsü

     Hadis alimlerinin ileri gelenlerinden ve Şafii fıkhının önemli simalarından olan Ahmed bin Hüseyin Beyhaki, 994 (Şaban 384) tarihinde Nişabur'a bağlı Beyhak'ın Hüsrevcird Köyü'nde dünyaya geldi. Doğduğu köye nispetle Hüsrevcirdi lakabı da olup, künyesi Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyn b. Ali el-Beyhaki şeklindedir. Ancak, daha çok Beyhaki ismiyle tanınmaktadır. Çocukluğu Beyhak'ta geçti ve ilk tahsilini de burada yaptı. On beş yaşından itibaren hadis derslerini almaya başladı. Bilahare Ebü'l-Feth Nasır b. Muhammed el-Mervezi'den fıkıh dersleri aldı.

Daha fazla ilim öğrenmek gayesiyle İsferayin, Tus, Hemedan, İsfahan, Rey, Nişabur, Bağdat, Küfe ve Mekke olmak üzere bir çok şehri dolaştı. Akabinde Hadis ilmine ağırlık vererek bu alanda daha fazla yoğunlaşmaya başladı. Hadis alimi Hakim en-Nisaburi'den önemli ölçüde faydalandı. Bununla beraber bir çok alimden muhtelif dersler aldı. Çok genç yaşta eserler yazmaya başladı.

10 Eylül 2012 Pazartesi

BİŞR-İ HAFÎ (Radıyallahü Anh)

BİŞR-İ HAFÎ (Radıyallahü Anh)
Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebû Nasr olup, asıl adı Bişr bin Hâris Abdurrahmân el-Hafî'dir. Kısaca Bişr-i Hafî olarak tanınmıştır. Bişr-i Hafî Merv şehrinin Bekird bölgesinde 150 (m. 767) senesinde doğmuş, Bağdâd'da yaşamıştır. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilminde büyük âlimlerden olmuştur. Yedi sandık dolusu hadîs kitabını ezberlemişti. Tasavvufta yüksek makamlara erişmiş olan Bişr-i Hafî (r.a.) 227 (m. 841) yılında Bağdâd'da vefât etti
Bişr-i Hafî, devrinin ileri gelen âlimlerinden ilim tahsil etmiş ve hadîs-i şerîf öğrenmiştir, İbrâhîm Sa'd, Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem, Hammâd bin Zeyd, Şüreyk bin Abdullah, Muafa bin İmrân Mûsulî, Abdullah bin Mübârek, Ali bin Müşhir, Îsâ bin Yûnus, Abdullah bin Dâvûd el-Hayrî, Ebû Muâviye ed-Darîr, Zeyd bin Ebi'z Zerga ve daha birçok âlimlerden ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.
Bişr-i Hafî'den, Nuaym bin Heydâm, Muhammed bin Heydâm; İbrâhîm bin Hâşim bin Muskan, Nasr İbn-i Mansûr, el-Bezzâr, Muhammed bin el-Müsennâ, Sırrî-yi Sekatî, İbrâhîm bin Hâni en-Nişâbûrî, Ömer bin Mûsâ el-Celâ gibi birçok âlini ders almış ve hadîs-i şerîf okumuştur.

10 Haziran 2012 Pazar

Somuncu Baba

Alim ve velî bir zattır. Asıl ismi Hamid’dir."Somuncu Baba" lakabıyla meşhurdur. 1349’da Kayseri'de doğdu. Şam'a gidip ilim öğrendi. Orada pek çok velînin sohbetlerine katıldı. Mânevî yol ile Bâyezîd-i Bistâmî'den feyz aldı. Tebrîz yakınlarında Hâce Alâeddîn-i Erdebîlî’den ilim öğrendi. Tasavvufta üstün derecelere kavuştu. Hâce Erdebîlî, bir gün Hamid-i velî'ye; "Artık öğrendiğin ilmi, insanlara öğretmek üzere Anadolu'ya git" buyurup, ona izin verdi. Hâce, onu talebeleriyle birlikte, "Şemseddin-i Tebrizî Makâmı" denilen yere kadar uğurladı. Sonra onu haset edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; "Hamid'in arkasından bakın. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu'da onun ilminden istifâde ederler. Bakmazsa, onun ilminden hiç kimse istifâde edemez." buyurdu. Oradakiler merakla Hamîd'in arkasından bakmaya başladılar. Hamid-i velî, gözden kaybolmadan önce iki defa arkasına baktı. Onu haset edenler, yanlışlıklarını anladılar.
Kayseri'de talebeleri, ondan feyz almaya başladı. Talebelerinden Şücâ-i Karamânî'ye; "Ankara'da Numan isminde bir müderris var. Onu buraya dâvet et" buyurdu. O da Ankara'ya gitti. Müderris Numan; "Bu dâvete icâbet lâzım" diyerek, beraberce Kayseri'ye geldiler. Bayram günü buluştukları için, hocası ona "Bayram" lakabını verdi. Müderris, sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı. Hocasından zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Hâcı Bayram, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda yüksek derecelere kavuştu.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Ahmed Yesevî hazretleri

Türkistan'da yetişen büyük velîlerdendir. 1194’de Yesi'de vefât etti. Tîmûr Han onun için muhteşem bir türbe yaptırmıştır. Ahmed Yesevî'de çocukluğunda garib görülüyordu. Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ediyordu. Türkistan'da Yesevî adında bir hükümdar var idi. Ceylan avına çıkan hükümdarın yolu Karaçuk dağına çıktı. Dağ çok sarp idi. Atı, kan ter içinde kaldı ve avını kaçırdı. Buna üzülen hükümdar; "Bu dağı ortadan kaldırmalı" diye söylendi. Ülkesindeki velîleri toplayıp, duâlarını almayı düşündü. Toplanan velîler, duâ ettiler. Dağ yerinden ayrılmadı. Oraya gelmeyen bir velînin olup olmadığı araştırıldı. Ahmed Yesevî küçük olduğundan çağrılmadığı anlaşıldı. Onun da gelmesi istendi. O da, hükümdarın istediği yere geldi. Velîlere sofradaki bir parça ekmeğe duâ edildi. O da ekmeği oradakilere taksim etti ve hepsine kâfi geldi. O toplantıda binlerce kişi vardı. Bu kerâmeti görenler, Hâce Ahmed'in büyüklüğünü anladılar. Hâce Ahmed, sırtındaki babadan kalma hırkasına bürünmüştü. Birdenbire yağmur yağdı, her yer suya garkolunca, velîlerin seccâdeleri su üstünde yüzmeye başladı. Sonunda Ahmed hırkasından başını çıkarınca, yağmur durdu, güneş çıktı. Karaçuk dağının ortadan kalktığı görüldü. Bunu gören hükümdar, Hâce Ahmed'den, kendi adının kıyâmete kadar bâkî kalmasını istedi. Hâce Ahmed de; "Kim bizi severse, senin adınla bizi ansın" dedi. Bundan sonra kendisine "Ahmed Yesevî" denildi.

8 Haziran 2012 Cuma

Hallac-ı Mansur

Ası adı Hüseyin bin Mansur’dur. Hallac denilmesinin sebebi şudur: Bir gün, arkadaşı olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; "Ya Hüseyin, senin için bugün işimden oldum." diye söylendi. Hallac-ı Mansur onun endişeli hâline bakarak gülümsedi; "Üzülme senin işini de biz halledelim." diyerek parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallaç şaşırıp kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bundan sonra da ona Hallac-ı Mansur dendi.
Pekçok kerametleri görüldü. Yanına gelenlere yazın kış, kışın yaz meyveleri ikram ederdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü teâlânın izni ile haber verirdi. 400 kişi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada Ona gelerek hallerini arz ettiler. Hemen elini arkaya uzatıp, 400 kişinin her birine bir kelle ile iki pide verdi. 

7 Haziran 2012 Perşembe

Feridüddin Attar hazretleri

Evliyanın büyüklerindendir. Babası attar, yani ilaç, esans satardı. Feridüddin-i Attar, zühd ve takva sahibi idi, haramlardan sakınıp ibadetle uğraşırdı. Küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attarlık öğreniyor, bir yandan da Kutbüddin Haydar isimli büyük bir zatın sohbetlerine devam ediyordu. Babasının vefatı üzerine onun yerine geçip, attarlığı bir süre devam ettirdi. Attarlıkla uğraşırken, bir taraftan da kıymetli dini kitapları, velilerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu.
Bir gün bir derviş dükkanının önüne gelip, kapıdan içeriye bakarak, gözleri dolup bir ah çekti. Feridüddin Attar ona, (Neden öyle bakınıp duruyorsun?) dedi. Derviş, (Ben yükü hafif biriyim. Dünyada bu hırkadan başka bir şeyim yok. Böyle olunca, bu dünya pazarından çabuk ve kolaylıkla geçip giderim. Fakat sen bu ağır yükleri derleyip topla kendi başının çaresine bak!) dedi. Feridüddin-i Attar, (Sen bu dünyadan nasıl geçip gidersin?) dedi. O zat da, (Bu hırkayı sırtımdan çıkarır, başımın altına yastık yapar, canımı Hakka teslim ederim.) dedi ve hırkasını başının altına koyup, Allah diyerek ruhunu teslim etti. Bu durum karşısında, evliyaya olan bağlılığı, dinini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hale geldi. Artık attarlığı terk etti. Dükkanında bulunan eşyayı sadaka olarak dağıttı. Bir zata giderek talebelerinden oldu.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Feridüddin genc-i şeker hazretleri

Hindistan'da yetişen Çeştiyye evliyasının büyüklerindendir. Asıl adı Feridüddin Mesuddur. Daha doğmadan kerâmetleri görülürdü. Ramazan hilâli görülmemiş, ertesi gün oruç tutup tutmamakta tereddüt olmuştu. Genc-i Şekerin babası Cemâleddin Süleymandan fetva sormaya geldiler. O esnada bir zat ortaya çıktı. "Niye merak ediyorsunuz? Bu gece Cemaleddin Süleyman'ın evinde bir çocuk doğdu. Eğer çocuk bu gece yarısından sonra annesini emmemişse, hilal görünmüş demektir." dedi. Seher vakti Cemaleddin Süleyman'ın evine gidip, annesine sorduklarında, yeni doğan bebeğin gece yarısından sonra annesini emmediğini öğrendiler ve oruca başladılar. Daha sonra o gün, diğer yerlerden hilâlin göründüğü haberi geldi. Ramazan ayı boyunca bu bebek, gündüz annesini hiç emmedi. Sadece iftar ve sahurda emerdi.
Neden şeker genç?
1- Dergaha giderken, yolda ayağı kayıp çamur dolu bir çukura düştü. Ağzına kaçan çamur, şeker hâline geldi. Hocası Kutbüddin-i Bahtiyar buyurdu ki: "Çamur ağzında şeker olduğuna göre, Allahü teâlâ seni tatlı biri yapacak, tatlı dilli olacaksın." dedi. İnsanlar onu Şeker Genc diye anmaya başladılar.
2- Çok oruç tutuyor ve iftarda da yiyecek bir şey bulamıyordu. Bir gece çok açken ağzına küçük taşlar koydu. Bunlar, şeker parçaları haline geldi. Hocası ona; (O genc-i şeker, yani şeker hazinesidir) dedi.

5 Haziran 2012 Salı

Seyyid İbni Abidin

Şam'da yetişen âlimlerin en büyüklerinden, velî. Osmanlıların en meşhur fıkıh âlimlerindendir.
1784’de Şam'da doğdu. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin sohbeti ile şereflenmiştir.
Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte, ticaretle meşgul oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur'ân-ı kerimi okumaya devam ediyordu.
Fen ve sosyal ilimlerin yanı sıra; tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini de öğrendi. Hocası Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin tavsiyesi üzerine, Şafii mezhebinden, Hanefî mezhebine geçti.
Daha 17 yaşındayken, fıkıh kitapları üzerine haşiye ve şerhlerle açıklamalar yaptı. Kıymetli eserler yazmaya başladı.
Fıkıh ilminde olduğu gibi, hadîs ilminde de mahir idi. Şam'da bulunan muhaddis Kuzberî hazretlerinden icazet aldı.
İlim dallarında o kadar yükseldi ki, daha hocaları hayattayken büyük bir şöhrete kavuştu.
Zahir ilimlerini öğrendikten sonra, kelam ve tasavvuf ilimlerini de zamanın en büyük âlimi ve tasavvuf ehli, Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinden öğrendi. Onun mübarek sohbeti ile kemâle geldi. 

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır. İran'ın Geylan şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. AbdülkadirGeylani hazretleri 1166 (H.561)'da Bağdad'da vefat etti. TürbesiBağdad'dadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Kadiriyye tarikatının kurucusudur. Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakarlıkta emsali az bulunur bir veli idi.
Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-ı kiramı radıyallahü anhüm ve evliyayı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. Yine oğlu hakkında;"On iki imam dışında bütün veliler doğacak olan oğluna itaat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itaat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrum kalacaklar." diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:
Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

4 Haziran 2012 Pazartesi

İmam-ı A’zam Ebu Hanife Hazretleri

Peygamber efendimiz, İmâm-ı a’zam hazretlerinin geleceğini birkaç hadis-i şerifle haber vermiştir. Diyâ-i manevî, Mevduat-ül-ulûm, Hayrat-ül-hisân, Mirât-i kâinat ve Dürr-ül-muhtar’da yazılı olan hadis-i şerifte, (Ebû Hanîfe ümmetimin ışığı olacaktır.) buyuruldu. Dün hayatını bildirdiğimiz hadis ilminde de icazeti bulunan büyük fıkıh alimi seyyid İbni Âbidin hazretleri, bu hadisi şerifin sahih olduğunu bildirmektedir.
Bu hadis-i şerif, büyük âlim Ebülleys-i Semerkandî hazretlerinin Mukaddime kitabında ve bunun şerhi Tekaddüme kitabında da yazılmıştır. Gaznevî’nin Mukaddime adındaki fıkıh kitabının önsözünde İmâm-ı a'zam’ı öven hadis-i şerifler yazılıdır. Bunun şerhi olan Diyâ-i manevî kitabında kâdı Ebülbekâ hazretleri, (İbni cevzî, bu hadise mevdu demiş ise de, bu sözü taassuptur. Çünkü bu hadis, çeşitli yollardan gelmiştir.) buyuruyor.
Hayrat-ül-hisan kitabını müellifi İbni Hacer-i Mekki hazretleri, Şâfiî fukahasının büyüklerindendir. Şafii olmasına rağmen, mezhepsizlerin dediği gibi, mezhep taassubu olsaydı, Hanefi mezhebinin kurucusu hakkındaki hadisi şerifleri kitabına almazdı.
Mevduat-ül-ulûm kitabının sahibi Taşköprü Zade, Ahmed bin Mustafâ, Osmanlı âlimlerindendir. Şakâik-i Numâniyye tarih kitabı ile Miftah-üs-seâde kitabı meşhurdur. Oğlu Kemaleddîn Muhammed, Miftâh-üs-seâde kitabını Türkçeye tercüme ederek Mevduat-ül ulûm ismini vermiştir.
Mirât kâinat kitabının sahibi Nişancı Zade, Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Ramazan, Edirne kadısı idi. Mirât kâinat kitabı meşhurdur.
Dürr-ül-muhtar kitabının sahibi Alaüddin Haskefi, Şam müftîsi idi. Bunun Dürr-ül-muhtar kitabına İbni Âbidîn, Burhaneddin İbrahim bin Mustafa Halebî ve Ahmed Tahtâvî kıymetli hâşiyeler yapmışlardır.
Bu âlimlerin doğruluğunu tasdik ettiği hadis-i şeriflere uydurma demek büyük bir insafsızlıktır. Hanefilere göre, deniz haşaratı yenmez, diğer üç mezhebe göre yenir. Hanefi, diğer üç mezhebe sizin ictihadınız yanlış diyemediği gibi, üç mezhep de, Hanefi’ye sizinki yanlış diyemez. Bir hadisi bir âlim mevdu derken, öteki sahih diyebilir. Bu âlimler, birbirine dil uzatmaz.
Hadis ilminde müctehid bir âlim, bazı âlimlerin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Müctehidin böyle demesi; bu hadis, Peygamber efendimizin sözü değildir" anlamında değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değildir demektir. Farklı ictihadlar da böyledir. Bana göre doğrusu bu der, fakat farklı ictihadda bulunan müctehide dil uzatmaz. Bazı kimseler, âlimin birisi, bir hadise mevdu dese, sanki bütün âlimlerce o hadis mevdu imiş gibi, o hadise hemen uydurma damgasını vuruyorlar. Halbuki hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalıdır. 

3 Haziran 2012 Pazar

35- Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî

Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlimlerin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 (H. 1281)te Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943 (H. 1362)te Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır.
Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde nümune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.
İlk tahsilini babasının huzurunda gördü.
Seyyid Abdülhakim Arvâsi hazretleri Nehri'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır:
Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah'ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... Bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "Dinin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. Maksadım, şeriat sâhibinin huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular.

25 Mayıs 2012 Cuma

34- Seyyid Fehîm-i Arvâsî

Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri, Doğu Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. Silsile-i aliyye adı verilen büyük evliyânın otuz üçüncüsüdür. Osmanlı Devletinin son devirlerinde yaşamıştır. Seyyiddir. "Hazret-i Şeyh" ve "Allâme" lakapları vardır. "Arvâsî" denmekle meşhûr olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamîd Arvâsî'dir. Annesi aynı âilenin Doğubâyezid kolundan SeyyidHacı İbrâhim Efendinin kızı Seyyide Emine Hanımdır. 1825 (H.1241) senesinde Van'ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyünde doğdu. 1895 (H.1313) senesinde aynı köyde vefât etti. Kabri oradadır ve sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Temiz ve asîl âilesi Anadolu'nun doğu vilâyetlerinin ilim, irfân ve güzel ahlâk vasıflarının timsâli (sembolü) idi. Zamanlarının âlimi, fazîlet örneği olan dedeleri Kâdirî ve Çeştî yollarına mensûb idiler. Babası, Arvas'ın tekke, zâviye ve medresesinin sevk ve idâresini yürütürdü. Seyyid Fehim, küçük yaşta babası Seyyid Abdülhamîd Efendiyi kaybetti. AnnesiSeyyide Emine Hanım, zâhide, takvâ ve verâ sâhibi sâlihâ bir hanım idi. Pekçok kadın hizmetçileri olduğu halde ilim talebesinin elbisesini kendisi eliyle yıkar ve yardım ederdi.
Küçük yaştan îtibâren ilim öğrenmeye başlayan Seyyid Fehîm, kısa zamanda Kur'ân-ı kerîmi hatm ve hıfzetti. Sonra dedelerinin kurduğu ve öteden beri ilim yayan büyük âlimler yetiştiren Arvas Medresesi ile Müküs'teki Mîr Hasan Velî Medresesinde temel dînî bilgileri ve Arabî âlet ilimlerini okudu. Kısa bir müddet ilim tahsîline ara verdi.
Sonra Cizre'ye gidip Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Şeyh Hâlid-i Cezerî'nin ders halkasına dâhil oldu. Kısa zamanda emsallerini geçip ilimde ilerledi. Dînî ilimleri ve zamânın fen bilgilerini öğrendi.

24 Mayıs 2012 Perşembe

33- Seyyid Sıbgatullâh-i Hîzânî

Seyyid Sıbgatullah-i Hizani hazretleri, Osmanlı alim ve velilerinden. Büyük alim ve evliya Seyyid Taha-i Hakkari hazretlerinin talebelerindendir. İsmi Sıbgatullah olup "Gavsü'l-Azam", "Gavsu Hizani" veya "Gavs" lakablarıyla meşhur olmuştur. "Arvasi" nisbesiyle bilinir. Peygamber efendimizin neslinden olup seyyiddir. Babası, Seyyid Lütfullah Efendi, dedesi Seyyid Abdurrahman Kutub'dur. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1870 (H.1287) de vefat etti. Kabri, Hizan'ın Gayda köyündedir.
Seyyid Taha hazretlerinin "Abdurrahman Nigunam Abdurrahman iyi isimli, yüce şanlıdır", yahut "Kutb-ı Arvasi" buyurarak medhettiği Abdurrahman Kutub'un torunu olan Sıbgatullah Arvasi küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi onun yetişmesi için hususi gayret sarf etti. Çok zeki olan Seyyid Sıbgatullah Arvasi, kısa zamanda kelam, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimleri tahsil etti. Zamanının fen bilgilerinde de mütehassıs oldu. Bid'atten uzak olup, Peygamber efendimizin sünnetine uygun bir hayat yaşamaya çalıştı.Tasavvufa karşı büyük alaka duydu. Birçok alim ve veli zatın ilim meclislerinde ve sohbetinde bulundu. Van'a giderek Seyyid Muhyiddin Efendinin hizmetine girdi. Seyyid Sıbgatullah, hocasının verdiği vazifeleri yapmak için canla başla çalıştı. Ağır riyazetler ve mücahedeler çekti. Yani nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak nefsini terbiye etti. Uzun yıllar hocasının hizmet ve sohbetiyle şereflendi. Nihayet bir gün hocası ona; "Vefat etmiş velilerden istifade edecek, faydalanacak makama geldin." buyurdu. Seyyid Muhyiddin vefat edince, Şeyh Halid-i Cezri'ye gitti. Bu mübarek zatın vefatına kadar sohbetleriyle şereflendi. Sonra Seyyid Taha'nın, Molla Murad Hurusi'yle gönderdiği; "Kendi yuvana dön!" haberiyle, Taha-i Hakkari'nin şerefli hizmetine koşup, hakiki ve esas yuvaya kavuştu. Onun paha biçilmez sohbetlerini, çölde susuz kalmış kimseler gibi ruhuna hayat verici buldu. Seyyid Taha hazretleri,Resulullah efendimizden mürşidleri vasıtası ile gelen feyz ve bereketleri onun kalbine akıttı. Kalb gözü açılıp yüksek makamlara kavuştu. Öyle ki, Hızır aleyhisselam ile görüşür, sohbet ederdi. Mürşidi Seyyid Taha hazretleri vefat edince, onun yerine geçen Seyyid Salih hazretlerinin sohbetine devam etti. Seyyid Taha'nın huzurunda kemal ve ikmal mertebelerine ulaşan Seyyid Sıbgatullah, Hizan ve Gayda'da halkı irşad eyledi ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Sohbetinde bulunup bir teveccühüne mazhar olanın kalbinde, Allahü teâlânın muhabbeti yerleşirdi. Dinin emirlerine son derece uyar, yasaklarından sakınırdı.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

32- Seyyid Muhammed Sâlih

Seyyid Muhammed Sâlih hazretleri, Osmanlılar zamanında Anadolu'da yetişen evliyânın en büyüklerinden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve âhirette saadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen büyük âlim ve evliyâların 32.sidir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin 11. torunu ve Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin kardeşidir. 1865te Nehrî'de vefât etti.

Seyyid Sâlih, küçük yaşta Kur'an-ı kerim okumayı öğrendi. Kısa zamanda Kur'an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zâhirî ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için, ağabeyi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Evliyalıkta çok yükseldi. Hocasından icazet alınca, talebe yetiştirmeye başladı.
Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibâdetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların cehenneme gitmemeleri için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere de iyilik yapardı. Herkes tarafından sevilirdi.
Mübarek alınlarında nur parlardı. Onu gören, Allahü teâlânın sevgili bir kulu olduğunu hemen anlar, hürmette kusur etmemeye çalışırdı. Bir gece, hırsızın biri onun evini soymaya karar verdi. O gece ay çıkmamıştı, zifiri karanlıktı. Hırsız, bahçe duvarından içeri atladı. Fakat o anda bahçenin birdenbire gündüz gibi aydınlandığını gördü. Hayret etti. Görürler korkusuyla hemen dışarı çıktı. Ortalık yine karanlık oldu. "Bu defa aydınlık olmaz." düşüncesiyle tekrar bahçeye girdi. Ortalık bir anda yine aydınlandı. Yine çıktı, tekrar girdi. Nihayet evin penceresine baktığında, Seyyid Sâlih hazretlerini gördü. Hırsıza; "Buyurun, ne isterseniz vereyim." buyurdu. Hırsız onun güneş gibi parlayan mübarek yüzünü görüp, tatlı sözünü işitince hayran kaldı. Bahçeye girince meydana gelen aydınlığın onun nûru olduğunu anlayıp, yaptığına pişman oldu. Huzuruna varıp tövbe etti. Talebelerinden oldu.

22 Mayıs 2012 Salı

31- Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî

Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretleri, Anadolu'da yaşayan büyük velilerden. Silsile-i aliyye adı verilen, insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve ahirette seadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan büyük alim ve velilerin otuz birincisidir. Peygamber efendimizin neslinden olup Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin on birinci torunudur. Babası Seyyid Molla Ahmed bin Salih Geylani'dir. Şihabüddin, İmadüddin, Kutbü'l-İrşad vel-medar lakaplarıyla ve Hakkari nisbesiyle meşhurdur. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin halifelerindendir. 1853 (H.1269) senesinde Şemdinli yakınındaki Nehri'de vefat etti. Kabri orada olup ziyaret edilmekte, feyz ve bereketlerinden istifade olunmaktadır.
Asil ve temiz bir aileye mensub olan Seyyid Taha-i Hakkari'de çocukluğunda büyüklük ve olgunluk halleri görülür, zeka, istidat, vakar ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi.
Onu her gören ilerde pek büyük bir zat olacağını söylerdi. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsiline başladı. Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli alimlerden, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi.
Seyyid Taha, daha ilim talebesi iken, bir gün Bağdat'a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; "Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz." deyince; "Bu, ma-i caridir, yani akar sudur. Dinimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar." buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; "Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır." deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerameti gören arkadaşları; "Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana itiraz etmeyeceğiz." dediler.

20 Mayıs 2012 Pazar

30- Seyyid Abdüllah Şemdinî

Seyyid Abdullah Şemdini hazretleri, Anadolu'da yetişen büyük velilerden. Kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alim ve veliler silsilesinin otuzuncusudur. Bu diyarda Nakşibendi, Müceddidi, Halidi kolunun önde gelen temsilcisidir. İsmi Abdullah'tır. Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin onuncu torunu ve Seyyid Taha-i Hakkari'nin amcasıdır. Lakabı, Siracüddin ve Menba-ul-Hilm'dir.
Şemdinli'de dünyaya gelen asil, temiz ve şerefli bir aileye mensub olan Seyyid Abdullah Şemdini, küçük yaşta ilim tahsiline yöneldi. Zamanının usulüne göre ilk tahsilini gördükten sonra, Irak'ın Süleymaniye beldesine giderek oradaki medresede ilim öğrenmeye devam etti. Akli ve nakli ilimleri tahsil edip büyük alim oldu. Bu medresede ilim öğrenmekle meşgul iken medrese arkadaşı Mevlana Halid-i Bağdadi ile bir kardeş gibi yaşadılar. Yüksek yaratılışı olan bu iki gönül dostu zahiri ilimleri tahsil ettikleri sırada kalb ve gönül ilmi olan tasavvufa karşı alaka duymaya başladılar. Bu alaka, muhabbet ve aşk derecesine ulaşıp, kendilerini manevi olarak terbiye edip, batıni ilimleri öğreterek yetiştirecek bir rehber, yol gösterici aradılar.
Sonunda aradıkları rehberi hangisi daha evvel bulursa, o büyük zattan alacağı manevi feyz ve bereketin aralarında müşterek olmasını kararlaştırdılar. Bu hususta birbirlerine söz verdiler. Yani aradıkları o büyük veliyi hangisi daha evvel bulur ve tanırsa hemen diğerinin de o zatı tanımasına, ona bağlanıp feyz almasına vasıta olacaktı.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

29- Mevlana Hâlid-i Bağdâdî

Mevlâna Halid-i Bağdadî hazretleri, Irak ve Şam'da yetişmiş büyük velîlerdendir. Silsile-i aliyye adı verilen âlimler ve velîler zincirinin 29.sudur. Asrının müceddidi idi.. Babası Hz. Osman'ın, annesi ise Hz. Ali'nin soyundandır. Kabri Şam'ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir.
Zekâsı keskin, hâfızası kuvvetli, irâdesi sağlam ve çok çalışkan idi. Devrin meşhûr pek çok âlimlerinden ilim öğrenip, icâzet aldı. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhip oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. 21 yaşındayken, ulemâya üstâd olup, 7 yıl ders okuttu. Alimler arasında sözü senet idi.
Hicaz'a gidip Medîne’ye kavuşunca Peygamber efendimize olan aşkını Farsça olarak dile getiren Kasîde-i Muhammediyye'yi yazdı. Medîne’de Yemenli fazîlet sâhibi bir zâta rastladı. Ondan nasîhat istedi. O zât dedi ki: "Ey Hâlid Mekke’ye gidince edebe uymayan bir şey görürsen hemen reddetme." O da Mekke’de bir Cumâ günü Kâbe-i şerîfe karşı Delâil-i Hayrât'ı okurken birinin, Kâbe'ye sırt çevirip kendine baktığını gördü. "Şuna bak Kâbe'ye arkasını çevirmiş, edebi gözetmiyor!" diye düşünürken, o kimse; "Mümine hürmet, Kâbe'ye hürmetten öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Sana verilen nasîhatı ne tez unuttun” dedi. Ondan özür dileyip; "Beni talebeliğe kabûl et." diye yalvardı. O da; "Sen burada olgunlaşamazsın, senin işin Hindistan’da tamam olur." dedi. Bu zatın hocası Abdullah-ı Dehlevî olduğu rivayet edilmektedir.

17 Mayıs 2012 Perşembe

28- Seyyid Abdüllah Dehlevi

Seyyid Abdullah Dehlevî hazretleri, Hindistan’da yetişen, silsile-i aliyye denilen alim ve velilerdendir. 1745 de Hindistan'ın Pencab şehrinde doğdu. 1824 te Delhi'de vefât etti. Kabri Şâhcihân câmii yakınındaki dergâhındadır.
Babası, Abdullatif efendi âlim, sâlih ve zâhid bir zat idi. Bir gün rüyâsında Hz. Ali ona:"Allahü teâlâ sana bir oğul ihsân edecek, o büyük bir zât olacak. Ona bizim ismimizi koyarsın." dedi
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de annesine rüyâsında; "Yakında dünyâya bir oğlun gelecek. Ona bizim ismimizi koyarsın." buyurdu. Resûlullah efendimiz de evliyâdan bir zât olan amcasına rüyâsında, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doğduğunda, ismini babası, Ali, annesi Abdülkâdir, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, altı yaşına gelince, Hz. Ali'ye karşı sevgi ve edebinden kendisine Ali denmesini istemeyip Ali'nin hizmetçisi mânâsına gelen Gulam Ali dedi ve bu isimle tanındı.
Allah vergisi çok üstün bir zekâya sâhipti. Kur'an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. Dînî ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi. 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

27- Mazher-i Cân-ı Canan

Mazher-i Can-ı Canan hazretleri, evliyanın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a davet eden, doğru yolu göstererek hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen alim ve velilerin meşhurlarındandır. İsmi, Şemseddin Habibullah'tır. Babası Mirza Can'dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1699 (H.1111) veya 1701 (H.1113) senesinde Ramazan-ı şerifin on birinde Cuma günü doğdu. 1781 (H.1195) senesinde şehid edildi. Hazret-i Ali'nin neslinden olup, seyyiddir. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymuriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can, mevki ve makamı terkedip, fakirliği ve kanaatı tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin rub'iyye mikdarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlakı, insani meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zattı. Zamanın mürşid-i kamillerinden olan Şah Abdürrahman Kadiri'nin sohbetinde kemale geldi.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, Zeka, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firaset erbabı, onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sahib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve taliminde, ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim, marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başladı.Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi değerlendirip, heba etmedi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrahim aleyhisselamı rüyamda görüp, çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum. Yine çocukluğumda hazret-i Ebu Bekr'i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifatta bulunurdu."
Yine şöyle anlatmıştır: "Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmam-ıRabbani hazretlerinin ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hali babama söyleyince; "Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifade edeceksin." dedi. Allahü teala benim tinetime, sünnet-i seniyyeye ittiba etme, uyma hasletini yerleştirmiş."